Son yıllarda Türkiye’de geliştirilen nüfus projeksiyonlarının dikkat çektiği en çarpıcı husus nüfusun yaşlanması olmakla beraber, birçok araştırmacıya göre bu durum önümüzdeki senelerde ciddi bir demografik mesele olarak karşımıza çıkacaktır. Bu anlamda bugün alınan tedbirlerin ve yapılan hazırlıkların gelecekte süreci yönetmede oldukça belirleyici olacağı söylenebilir. Özellikle yaşlı bakım ve hizmetleriyle alakalı sorumlulukların geleneksel biçimde aileye teslim edildiği Türkiye toplumunda devletin konuya dair alacağı inisiyatif hayati öneme sahiptir. Zira aileler, kurumsal ve profesyonel bir destek modeli sunamadıkları gibi ekonomik durum veya sosyal güvence açısından da yeterli imkânlara sahip olamayabilirler. Bununla beraber, yaşlı bakımının hanehalkı içerisinde çoğunlukla kadınların verdiği bir hizmet olarak görülmesinin cinsiyet eşitsizliklerinin önünü açması kuvvetle muhtemeldir. Bu bağlamda hem sosyal politika üretme hem de siyasi söylemi şekillendirme gücüne sahip devletin aldığı tavır kamuoyundaki eğilim ve eylemleri de etkileyecektir.
Türkiye’de son 10 senede (2010-2020) devamlı olarak artış gösteren yaşlı nüfus oranı 2010 yılında yüzde 7,2 iken 2020 senesine değin 2,3 puan yükselmiş ve yüzde 9,5’e çıkmıştır. Türkiye’de bu alanda başarılı araştırmalarıyla öne çıkan Özgür Arun, yaşlılık ve yaşlanmanın esasen bir sorun arz etmediğinin altını çizerek problemlerin altyapı, insan kaynağı ve fiziksel koşullarla alakalı hazırlık eksikliğinden doğduğunu belirtmektedir (Arun, 2016). Bu bağlamda, toplumsal realiteye meydan okuyarak nüfusun hiç yaşlanmayacağı yanılgısına kapılmak bir yönüyle körlük oluşturmaktadır (Arun, 2016). Yaşlıların fiziksel ve sosyal ihtiyaçlarına duyarlı ve yeterli bir sistemin inşa edilmesinin yanında; bilhassa yaygınlaşan dijitalleşmeyle şiddetlenmesi daha da mümkün hale gelebilecek ‘yaş ayrımcılığı’ gibi zorba ve dışlayıcı tutumların giderilmesi önemlidir.
TÜİK’in belirttiği tanımla çalışma çağındaki yüz kişiye düşen yaşlı sayısı anlamına gelen ‘yaşlı bağımlılık oranı’ 2010-2020 yılları arasında 3,3 puan artarak yüzde 10,8’den yüzde 14,1’e yükselmiştir.
Bu veriyi 2014’ten 2020’ye devamlı artan 65 yaş üstü emekli sayısıyla beraber okumak daha tutarlı olacaktır. Son 7 senede 1,6 milyondan 2,4 milyona çıkan yaşlı (65+) emekli sayısı, doğrudan bağımlı nüfusun bir kesimini oluşturmaktadır. Elbette seneden seneye artış gösteren toplam nüfus da emekli sayısındaki yükselme de açıklayıcıdır, ancak hızlı yaşlanmayla beraber yakın gelecekte iş gücüne katılamayan yaşlıların baskın gelmeye başlaması; daralan genç ve çalışan nüfus için güçlük teşkil edecektir. Dolayısıyla istihdam ve ekonomi politikalarının şimdiden bu durum öngörülerek düzenlenmesi önleyicilik açısından kritiktir.
Yoksulluk oranı, diğer yaş gruplarında olduğu gibi yaşlılarda da refaha dair bilgi taşıyan birincil göstergelerden biridir. Türkiye’de 2015 yılında yaşlıların yüzde 18,3’ü yoksul iken; 2019’da bu sayı 4,1 puan azalarak yüzde 14,2’ye gerilemiştir.
Yaşlıların emeklilik işlemlerine dair memnuniyetiyle alakalı veriler ise yoksulluk oranı verileri gibi net ve pozitif bir yorum imkânı sunamamaktadır. Bu bağlamda emeklilik işlemlerine dair memnuniyet duymayan yaşlıların oranı 2010’da yüzde 89 iken, 2020’de oran yüzde 79’a düşmüştür. Ancak memnun olanların sayısında da benzer şekilde yüzde 8’den yüzde 3’e 5 puanlık bir azalış söz konusudur. Bahsedilen işlemlere dair fikri olmayanların sayısı ise çarpıcı biçimde artış göstererek yüzde 2’den yüzde 18’e yükselmiştir. Bu noktada yaş sınırı gibi koşullar getirilerek emekliliğe dair düzenlemelerin değiştirilmesi, birtakım yasal prosedürlerin belirsiz kalması, kamuoyu nezdinde kafa karışıklığına yol açıyor gibi gözükmektedir. Nihayetinde yaşlı nüfus içerisinde emeklilik işlemlerinden memnun olmayanların sayısı hâlâ daha yüzde 80’lik oranla ezici çoğunluğu oluşturmaktadır.
Kaynakça
Arun, Ö. (2016). Çağdaş Türkiye’de yaşlılık ve eşitsizlik. Akdeniz İnsani Bilimler Dergisi, 6(2), 29-48.
Bu analizi paylaş