Gelişen tıp teknolojileri ve sağlık hizmetleriyle daha da genişleyen ilaç endüstrisinin ekonomi politiği, güncel COVID-19 salgınıyla beraber daha hararetli biçimde tartışılmaya başlanmıştır. Dünyanın pek çok yerinde ilaç veya medikal ürünlere erişimde derin eşitsizlikler bulunduğu, ilaç endüstrisinin dünyada yoksul çoğunluğun ihtiyaç duyduğu veya onların ulaşabileceği ilaçları üretmediği ilgili literatürde sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu bağlamda bahsedilen endüstrinin Kuzeyli ve yaşlanmakta olan orta ve üst sınıfın ihtiyaçları ve özellikleri gözetilerek tasarlanması (Hira, 2009, s. 85), bu kategorilere dâhil olmayan halkların gereksinim ve taleplerini dışarıda bırakmaktadır. Cinsiyete, etnik kökene, yaşa ve sosyoekonomik duruma göre önemli ölçüde değişiklik gösteren (Hira, 2009, s. 85) sağlık problemlerine Avrupa-merkezci veya neo-kolonyal bir perspektifle bakılması birçok etik açmazı beraberinde getirmektedir.
Bu noktada, Zola’nın (1983) eleştirel bir bakışla “günlük yaşamın giderek daha fazla tıbbi egemenlik, etki ve denetim altına girdiği bir süreç” şeklinde tanımladığı medikalleşme (Conrad, 1992, s. 210), Türkiye dâhil tüm dünya ülkelerinde artan ilaç tüketimini açıklayan bir eğilim olarak ele alınmaktadır. Conrad’ın ifade ettiği üzere sosyologlar medikalizasyona zemin hazırlayan iki bağlamsal durumdan bahsederler; sekülerleşme ve tıp mesleğinin değişen statüsü. Bu bağlamda Conrad’ın atıfta bulunduğu yazarlar da dâhil olmak üzere birçok araştırmacı, modern toplumlarda tıbbın baskın ahlaki ideoloji ve sosyal kontrol kurumu olarak tabir-i caizse dini saf dışı bıraktığını öne sürmüşlerdir (Conrad, 1992, s. 213).
Bu görüşe göre sağlığın veya sağlıklı yaşamın ahlaki bir ideoloji haline gelmesi, ana akım söylemde artık kendine çok daha geniş yer bulabilen sağlıklı olma mitinin bireylere günlük hayat pratiklerini nasıl daha makbul bir şekilde yaşayacaklarını dikte ettiği tüm bu sürecin bir neticesidir. Ayrıca, sağlığın bir ideoloji haline gelmesi aynı zamanda bu ideolojinin dışında kalanların veya ona uyum sağlayamayanların damgalanması anlamına da gelmektedir. Cederstrom ve Spice’a göre böylesi bir paradigma değişimi, bireysel sorumluluğun ve kendini ifade etme yöntemlerinin bir serbest piyasa ekonomisti zihniyetiyle biçimlendiği daha büyük bir dönüşümün uzantısıdır (Cederstrom ve Spice, 2015, s. 4). Bu dönüşümde bireylerin öz denetim kurması adeta bir buyruk halini almıştır.
Ülkemizde bin kişiye düşen günlük ilaç tüketim miktarı 2014-2019 yıllarında tüm ilaç grupları için artış göstermiştir. Ancak 2019’dan 2020’ye solunum sistemi ve kan ve kan yapıcı organları ilaçlarının tüketimi azalmıştır. Bununla beraber 2019’da en çok sindirim sistemi ve metabolizma ilaçlarının, 2020’de ise kardiyovasküler sistem ve sindirim sistemi ile metabolizma ilaçlarının tüketildiği görülmektedir. Uluslararası verilere bakıldığında ise Türkiye’nin 1000 kişiye düşen günlük antibiyotik miktarının en yüksek olduğu ikinci OECD ülkesi olduğu göze çarpmaktadır. Türkiye’de antibiyotik tüketim miktarının (yüzde 31,9) OECD ortalamasının (yüzde 18) neredeyse iki katı olması, antibiyotiğin aşırı veya bilinçsiz kullanımının uzun vadede halk sağlığı açısından büyük sakıncalar doğuracağı düşünüldüğünde daha da önem kazanmaktadır.
Bununla beraber, taleple beraber ilaç arzındaki büyüme de çeşitli göstergelere doğrudan yansımıştır. Örneğin, 2014 senesinde 1,9 milyar kutu olan ilaç satış hacmi 2019’a değin düzenli artarak 2,4 milyara çıkmış ve yüzde 26,3 artış göstermiştir. Ancak bu hacim 2019’dan 2020’ye düşüş eğilimi göstererek 2,4 milyar kutudan 2,2 milyar kutuya inmiştir. İlaç satış değeri ise 2014-2019 aralığında 15,5 milyar liradan 42 milyar liraya çıkarak 2,7 katlık bir artış göstermiştir. 2019’dan 2020’ye geçerken bahsedilen ilaç satış değerinde 7,9 milyar TL’lik bir artış tespit edilmiştir.
Neticede, en kârlı ekonomik sektörlerden biri olduğu bilinen ilaç endüstrisindeki bu yayılmayı sağlığın yönetimselliği bağlamında ortaya çıkan medikalleşme, sağlığın metalaşması ve sağlığın bireyselleşmesi (Bilge-Ülker, 2019, s.5) eğilimleriyle birlikte değerlendiren eleştirel yaklaşımlardan bahsedilebilir. Buna göre, beden ve sağlığın neoliberal yönetimselliğin ve toplumsal denetimin merkezi unsurları haline gelmesi, günlük hayatın tıbbın etki alanında şekillenmesi, biyotıbbın sağlık alanındaki baskın rolü gibi faktörlerin tümü sağlık hizmetlerinin bir sermaye birikim alanı olarak konumunu pekiştirmektedir (Filc, 2005, s. 193). Hasta ve tüketici arasındaki ayrımın bulanıklaştığı, sağlığın hızla metalaştığı/ticarileştiği bir bağlamda tıbbın mutlak otorite olarak içselleştirilmesinin sosyokültürel ve ekonomik yapıların süreçteki rolünü ve payını bağlamsız hale getirdiği söylenebilir.
Kaynakça
Bilge Ülker, D. (2019). Neoliberal governmentality of health in Turkey, a case study of constitution of" healthy woman" as a subject [Yayımlanmamış doktora tezi]. Ortadoğu Teknik Üniversitesi.
Cederström, C. ve Spicer, A. (2015). The wellness syndrome. John Wiley & Sons.
Conrad, P. (1992). Medicalization and social control. Annual Review of Sociology, 18(1), 209-232.
Filc, D. (2005). The health business under neo-liberalism: The Israeli case. Critical Social Policy, 25(2), 180-197.
Hira, A. (2009). The political economy of the global pharmaceutical industry: Why the poor lack access to medicine and what might be done about it. International Journal of Development Issues, 8(2), 84-101.
T.C. Sağlık Bakanlığı. (2021). Sağlık İstatistikleri Yıllığı 2019. 20 Mayıs 2022 tarihinde https://sbsgm.saglik.gov.tr/Eklenti/40564/0/saglik-istatistikleri-yilligi-2019pdf.pdf adresinden erişildi.
Bu analizi paylaş