Türkiye’deki şiddet sarmalının en trajik boyutlarından biri haline gelen kadına karşı şiddet, büyük bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık biçimi olarak ülkenin politik ajandasında öncelikli ele alınması gereken meselelerden biri haline gelmiştir (Yüksel-Kaptanoğlu, Çavlin ve Akadlı-Ergöçmen, 2015, s. 23). Saldırganlığı ve dolayısıyla şiddeti sosyal öğrenme teorisi kapsamında açıklayan psikolog Albert Bandura (1973), agresif davranışın toplumsal yaptırımlarla hızla ve büyük ölçüde değiştirilebileceğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda ulaşılan bulgular insan saldırganlığına dair belirleyici faktörlerin sosyal uygulamalarda aranması gerekliliğine dikkat çeker (Bandura, 1973, s. 10).
Bandura’nın sunduğu argüman, şiddet zemininin bireylerin sosyalleşme süreçlerinde başvurdukları söylem ve pratiklerle inşa edildiğine vurgu yapması bakımından bir hayli önemlidir. Buna göre, saldırganlığı ve şiddeti bireysel patolojiye indirgemek esasen toplumsallığın gücünü ve konumunu görmezden gelmektir. Dolayısıyla şiddetin kuşaklararası aktarımının önüne geçmede sosyal destek mekanizmaları ve bireysel kaynakların güçlendirilmesinin önemi unutulmamalıdır (Beşpınar, Beşpınar-Akgüner ve Arslan, 2020, s. 396).
Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün (HÜNEE) Türkiye’de kadına şiddetin boyutunu anlamak adına 2008 ve 2014 yılında yürüttüğü araştırmalar meseleyle alakalı güncel ve kapsamlı veri sunan sınırlı girişimler arasındadır. Bu denli kritik bir sorun hakkında konuşabilmek için en son 2014 yılında yapılmış bir araştırmaya referans verilmek durumunda kalınması esasen büyük bir boşluğa işaret etmektedir. Bu noktada bilhassa resmî kurumların şiddet, kadın cinayetleri, nefret söylemi ve cinsiyetçi tutumlara dair tuttukları verilerin bir hayli zayıf kalması, sorun tespitini ve çözüme yönelik alınacak aksiyonları imkansızlaştırmaktadır. Sivil oluşum ve dayanışma ağlarının konuyla alakalı güvenilir istatistik oluşturma çabaları devlet kanalları ve olanaklarıyla desteklenmediği sürece geniş kapsamlı adımlar atılması güç hale gelmektedir.
HÜNEE’nin yukarıda bahsedilen çalışmalar sonucu ulaştığı bulgular ışığında Türkiye’de yaşamının herhangi bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddete uğramış kadınların oranı 2008’de yüzde 41,9, 2014’te ise yüzde 37,5 şeklinde tespit edilmiştir. Yaklaşık olarak her 10 kadından 4’ünün en az bir kere şiddete maruz kalmış olması anlamına gelen bu oranlar çarpıcı bir tablo sunmaktadır. Bununla beraber, şiddet mağduru kadınlar refah düzeyi ve yaş gruplarına göre incelendiğinde de sosyolojik açıdan anlamlı grafikler ortaya çıkmaktadır. Her iki yılda (2008 ve 2014) da gelir seviyesi yükseldikçe şiddete uğrayan kadın oranının azaldığı görülmekle beraber, yaş grubu arttıkça şiddet mağduru kadın oranının arttığı göze çarpmaktadır. 2014 senesinde bahsedilen kadınların oranı 15-29 yaş grubu için yüzde 28,2 iken; 45-59 yaş grubu için yüzde 42,7’dir. İki grubun popülasyonlarının birbirine çok yakın olmasına rağmen oranlarda görülen bu belirgin fark, yaş aldıkça kırılganlaşan toplumsal konumla birlikte şiddet döngüsünden çıkabilmek için kullanılabilecek kaynak kapasitesindeki daralmanın bir sonucu gibi değerlendirilebilir.
Geleneksel yapının kökleştiği bir toplumsal bağlamda şiddete karşı mücadele kurumsal örgütlenmelerin düzenlenmesinden kamuoyu bilincinin arttırılmasına kadar bir dizi teşebbüs ve topyekûn çabayı zorunlu hale getirmektedir. Mikro ve makro düzeyde kadına karşı şiddeti besleyen bütün ayrımcı kanalların farkına varılması ve bu hususta duyarlı bir yaklaşımın geliştirilmesi önleyicilik açısından bilhassa önemlidir. Sosyal kabuller, medya dili, siyasi söylem, geleneksel roller ve cinsiyetler arası eşitsizlikler dahil birçok toplumsal unsur örtük veya aleni şekilde şiddete zemin hazırlarken; özellikle fail davranışını meşrulaştırmaya hizmet eden ifade ve davranışlar bu anlamda oldukça tetikleyici bir role sahiptir.
Bu bağlamda bir diğer kritik nokta da aile içinde şiddete tanık olan çocukların yetişkinliklerinde bunu başvurulabilir bir yöntem olarak görmeleri sonucu kuşaklar arası şiddet aktarımının ortaya çıkmasıdır. Bahsedilen aktarımı erkek aracılığı ile kırmada en önemli iki unsurun kadın ve erkeğin eğitim seviyesinin yükseltilmesi ve güvenceli, düzenli bir iş hayatına sahip olmaları olduğu belirtilmiştir (Beşpınar, Beşpınar-Akgüner ve Arslan, 2020, s. 415). Dolayısıyla, alanda geliştirilecek politikaların eğitim ve istihdam esaslı gerçekleşmesi yapıcı ve sorunun temeline inebilen çözümler ortaya koyabilmede gereklidir. Bu bağlamda yaptırımların caydırıcılığı artırılmalı, kolluk kuvvetleri daha donanımlı ve bilinçli hale getirilmeli, kadın konukevlerinin sayıları ve niteliği artırılarak devletin şiddet mağduru kadınlardan yana tutumu belirginleştirilmelidir.
Kaynakça
Bandura, A. (1973). Aggression: A social learning analysis. Prentice-Hall.
Beşpınar, L.Z., Beşpınar-Akgüner, F. ve Arslan, H. (2020). Erkeklerin deneyimleri üzerinden şiddetin kuşaklararası aktarımını anlamak: Aile içi şiddet tanığı ve/veya mağdurlarının ikili ilişkilerinde şiddet olgusu, İ.Yüksel Kaptan (Eds.), Kadınlara yönelik ev içi şiddet verisi ve politika: Kişisel Olan Politiktir (ss. 395-421) içinde. Nota Bene Yayınları.
Yüksel-Kaptanoğlu, İ., Çavlin, A. ve Akadlı-Ergöçmen, B. (2015). Türkiye’de kadına yönelik aile içi şiddet araştırması. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü.
OECD.(2022). Violence againts women (indicator). 20 Mayıs 2022 tarihinde https://data.oecd.org/inequality/violence-against-women.htm#indicator-chart adresinden erişildi.
Bu analizi paylaş