Türkiye’de 1950’lerin başında hız kazanmaya başlayan kırdan kente göç ile devamlı bir azalış eğilimi gösteren kırsal nüfus; 1980’lerin ilk yarısından itibaren yüzde 50’lerin altına düşerek toplam nüfus içerisindeki baskınlığını yitirmiştir. Son yıllardaki veriler ise 2010’da yüzde 29,2 olarak kaydedilen kırsal nüfusun istikrarlı bir azalma trendi göstererek 2020’de yüzde 23,9’a kadar gerilediğine işaret etmektedir. Erken Cumhuriyet döneminde yaygın bir tarım toplumu olma özelliği gösteren Türkiye için bu dönüşüm, birçok kültürel ve sosyal dinamiği kökünden sarsan radikal değişiklikleri de beraberinde getirmiştir. Zaman içerisinde kademeli biçimde kente yığılan insan kaynağı, iş gücünün ve ekonomik örgütlenmelerin yapısını doğal olarak şekillendirmektedir.
Bununla beraber kırda demografik anlamda yaşanan küçülme, buradaki iş kolları, faaliyet ve istihdamda daralmayı da beraberinde getirmektedir. Bu noktada esasen çift yönlü bir ilişki de söz konusudur, zira istihdam olanaklarının yetersizliği aynı zamanda kente göçün başlıca saiklerinden biridir. Dolayısıyla, imkânlar azaldıkça göç devam etmekte; göç devam ettikçe de imkânlar azalmaktadır.
Kırdaki birincil iktisadi faaliyetlerden tarımın hem nitelik hem nicelik bağlamında geçirdiği dönüşümü incelemek bu noktada anlamlıdır. İstatistiklere göre 2010 yılında 39.011 bin hektar olan tarım alanı sayısı 2015’ten 2019’a devamlı azalarak 37.716 bin hektara düşmüştür. 2020’de ufak da olsa bir artış gözlemlense de genele bakıldığında tarım alanlarında ciddi bir daralma göze çarpmaktadır.
Benzer şekilde, tarım, balıkçılık ve ormancılığın GSYİH içindeki oranı da 2,4 puan azalarak 9’dan (2010) 6,6’ya (2020) düşmüş; ayrıca tarım istihdam oranları da son 10 senede kadın ve erkekler için azalma göstermiştir. Tarımda makineleşme ve modernizasyonun kırsaldaki iş gücü ihtiyacı üzerindeki negatif etkisi de verilere yansımaktadır. Bu göstergeler doğrultusunda hem kırdaki etkin ekonomik sektörlerin milli ekonomiye katkılarının azaldığını hem de çok boyutlu bir küçülmenin şehirlerdeki dolaşım ve potansiyele direkt etkisinin olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca, 1980’lerin başından itibaren tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gündeme taşınan neoliberal uygulama ve düzenlemelerin doğrudan etkilediği sektör ve meslek gruplarından biri tarım ve çiftçilerdir. Devlet güvencesi ve rolünün silikleşmesiyle ulusal piyasanın küresel tedarikçi ve zincirlere şartsız açık hale getirilmesi, büyük sermaye imkân ve varlığından uzak lokal çiftçiler için haksız rekabet zeminini beraberinde getirmiştir.
Türkiye tarımında yerleşmeye başlayan sözleşmeli üretim modelinin neticelerini tartışmak isabetli olacaktır. Üreticiler ve firmalar arasındaki anlaşmayı ifade eden sözleşmeli çiftçiliğe göre; üreticiler kendilerine koşulan şartlar altında üretimlerini gerçekleştirmekte ve sonuçta ortaya çıkan ürünler firmalar tarafından taahhütle satın alınmaktadır. İlk bakışta ‘eşit ve iki tarafın özerk iradeyle karar verdiği’, karşılıklı yarara dayalı bir süreç gibi gözükse de (Ulukan, 2009:217) sözleşmeli üretimin firmalar ve üreticiler arasındaki güç asimetrisinden dolayı bilhassa küçük çiftçilerin mağduriyetini ve bağımlılığını perçinlediği ileri sürülmektedir. Buna göre, sözleşme yoluyla üretim sürecinde denetimi had safhaya çıkaran şirketler; hem ürünlerin alım fiyatlarını kendileri belirlemeye çalışarak, hem de üretim sürecindeki riskleri üreticiye yansıtarak hakimiyetlerini arttırmaktadır. Hegemonik bir sermaye ağı karşısında örgütsüz kalan sözleşmeli üreticiler, ürünlerini satacak piyasa bulamama çekincesinden, borçlanmadan ve alternatif ürüne geçişin kolay olmamasından dolayı bir mecburiyetle sözleşmeli modele bağımlı hale gelmektedir (Ulukan, 2009). Dolayısıyla, birbiriyle ilişkili tüm bu aşamaların sonucunda asıl faaliyetlerinden kopmak mecburiyetinde kalan kırsal nüfus genellikle göç kanalı ile hizmet ve benzeri sektörlerdeki iş alanlarına yönelmeye başlamıştır. Bilhassa gençlerin bu şekilde kentlerde ucuz iş gücü talebi oluşturmaya başlamasının hem vatandaş refahına hem de güvencesiz çalışmanın yaygınlaşmasıyla toplum esenliğine yönelik ciddi tehditler meydana getirebileceği söylenebilir.
Köyde yaşayan nüfus yaş gruplarına göre ele alındığında 65+ yaş nüfusun 2014-2020 yılları arasında giderek arttığı; 15-29 yaş genç nüfusun ise bir sene hariç (2017-2018) devamlı azaldığı görülmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi köyde veya genel anlamda kırsal alanda dinamik ve ümit verici bir tablo göremeyen gençlerin orta veya büyük ölçekli şehirlere göç yoluna başvurdukları söylenebilir. Bununla beraber, Türkiye nüfusunda yalnızca köy özelinde değil; genel anlamda bir yaşlanma eğilimi olduğu da unutulmamalıdır. Ayrıca, emeklilik sonrası hayatı kırsal alanda geçirme tercihi de bu oranların ortaya çıkmasında etkili olduğu söylenebilir.
Kaynakça
Ulukan, U. (2009). Türkiye tarımında yapısal dönüşüm ve sözleşmeli çiftçilik: Bursa örneği. (Yayımlanmamış Doktora Tezi). Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
Bu analizi paylaş