Faillerin çoğunlukla ön yargı besledikleri karşı tarafa yönelttiği karalayıcı, tahkir edici veya incitici herhangi bir ifade biçimine karşılık gelen nefret söylemi, nefret suçuyla doğal olarak yakından ilişkilidir (Boeckmann ve Turpin-Petrosino, 2002, s. 209). Birçok kriminal eylem gibi nefret suçunun da anlamını ve etkisini daha geniş toplumsal bir arka plandan aldığını öne süren Barbara Perry, yaptığı kavramsallaştırmalar ve geliştirdiği perspektifle alandaki içeriğe önemli katkılarda bulunmuştur. Buna göre, ırk ve etnisite saikli nefret suçunu kimlik inşa etmenin kuvvetli bir vasıtası olarak ele alan yazar, bunun aşırı uç ve sapkın bir eylemden ziyade ayrıcalığı tahsis etmenin ve sürdürmenin normatif bir biçimi haline geldiğini ileri sürmüştür (Perry, 2002, s. 72).
Dolayısıyla, bahsedilen süreçle beraber araçsallaşan nefret suçunu koşullandıran kültürel ve yapısal bağlamlar kapsamında stereotiplerin, dil kullanımının, yasal mevzuatın hatta farklılaşan istihdam uygulamalarının rolünden bahsedilebilir (Perry, 2002, s. 89). Bununla beraber, nefret suçunun küresel bir tanımını oluşturacak kesin ve belirgin hatlar belirlemede sosyal bilimciler ve kanun yapıcılar arasında tam olarak bir fikir birliği bulunmadığı ifade edilmektedir. Boeckmann ve Turpin-Petrosino’ya göre bunun bir nedeni kültürel farklılıkların, toplumsal normların ve siyasi menfaatlerin genel anlamda suçun ve özel anlamda nefret suçunun tanımlanmasında büyük rol oynamasıdır. Ayrıca, nefret suçunun algılanış biçimindeki ayrımlar da bu hususta bir kafa karışıklığı meydana getirmektedir. Sözgelimi, “bazı durumlarda nefret suçları, heyecan veya akran onayı arayan gençler tarafından gerçekleştirilen yaramaz çocuk eylemleri olarak değerlendirilebilirken, kimi nefret suçları ise vakanın veya kurbanın ötesine geçen, etki alanı geniş ve çok boyutlu sonuçlar doğuran politik eylemler şeklinde ele alınmaktadır” (Boeckmann ve Turpin-Petrosino, 2002, s. 208).
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de siyasi retoriğin kışkırtıcı tonunun nefret söylemi ve suçlarının önünü açtığı görülmektedir. Hrant Dink Vakfı’nın 2019 senesinde yayımladığı Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem raporuna göre medya kanallarında nefret söylemini körükleyen yayın türlerine bakıldığında en büyük payın yüzde 49,3 ile köşe yazılarına ait olduğu göze çarpmaktadır. Ardından yüzde 47,9 ile haberler, yüzde 2,4 ile de diğer kategorisindeki türler gelmektedir. Nefret söylemi biçimlerine göre bir inceleme yapıldığı takdirde medyadaki vakaların yüzde 71,8’inin abartma/yükleme/çarpıtma, yüzde 18,2’sinin düşmanlık/savaş söylemi, yüzde 29’unun simgeleştirme ve yüzde 7’sinin küfür/hakaret/aşağılama içerdiği dikkat çekmektedir.
İnsan Hakları Derneği’nin son yıllarda Türkiye’deki nefret suçlarına ve ırkçı saldırılara dair veriler içeren raporu da problemin gidişatına dair çarpıcı veriler sunmaktadır. Buna göre, bahsedilen suçlar sonucu yaralanan kişi sayısı 2012’de 1 olarak tespit edilmişken, 2019’da bu sayı 27’ye yükselmiştir. 2010-2020 yılları arası gerçekleşen olaylara bakıldığında 2015’te ırkçı saldırılara bağlı yaralanmaların sayısı 432’ye çıkarak 10 sene içerisindeki en yüksek değeri aldığı görülmektedir. Seneler içerisinde ırkçı saldırılara bağlı ölüm ve yaralanmaların sayısında inişli çıkışlı bir seyir gözlemlenmektedir. Ancak bu noktada 2016-2019 arası stabil biçimde 1 olarak kaydedilen ölüm sayısının 2020’de 7’ye çıkması oldukça çarpıcıdır. Suriyeli sığınmacı ve mülteci göçünün artışıyla ilişkilendirilebilecek bu tablo, şiddetlenen toplumsal gerginliğin ve kırılganlaşan sosyal fay hatlarının sağduyulu ve yatıştırıcı biçimde yönetilmesini elzem hale getirmektedir. Örneğin, ırkçı söylemlerin resmi kanal, sosyal medya ve aktörler yoluyla alenen veya örtük şekilde yaygınlaştırılması kamuoyuna ve potansiyel faillere tabiri caizse bir model oluşturması bakımından bir hayli tehlikelidir.
Toplumsal ve siyasi hoşnutsuzlukların tırmandığı bağlamlarda siyasi gücün ortaya çıkabilecek muhalefeti veya kendi varlığına yönelebilecek “tehditleri” bertaraf etmek adına dışarıdan bir ötekiyi işaret etmesi, sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Buna göre otoriterleşen güç, her ne kadar iptidai bir yöntem gibi görülse de çoğunlukla bir toplumsal grubu veya figürü hedef alma yoluna başvurur. Böylece, hem tehdit altında hissettirilen bireylerin grup içi ilişkilerinin konsolide olması beklenir, hem de esasen güce yönelmesi beklenen öfke bambaşka bir hedefe kanalize edilir. Belli grupların sistematik anlamda marjinalleştirildiği ve bir “öteki” kurgusunun inşa edildiği bu gibi dönemlerde nefret suçlarının önlenemez bir düzeye gelmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de de belirgin biçimde geçerli olan bu süreçte nefret suçlarının bir sarmala dönüşmemesi için son yıllarda sıklıkla karşımıza çıkan ayrımcı tutum ve beyanlardan kaçınılması esastır.
Kaynakça
Boeckmann, R. J. ve Turpin‐Petrosino, C. (2002). Understanding the harm of hate crime. Journal of social issues, 58(2), 207-225.
Perry, B. (2002). Defending the color line: Racially and ethnically motivated hate crime. American Behavioral Scientist, 46(1), 72-92.
Yıldırım, M. ve Tekin, F. (2021). Türkiye’de din veya inanç temelli nefret suçları 2020 raporu. İnanç Özgürlüğü Girişimi.
Bu analizi paylaş