Savaş, çatışma, toplumsal kriz ve kronikleşmiş ekonomik istikrarsızlık dahil bir dizi faktörün her yıl daha fazla kişiyi yerinden ve evlerinden etmesi, tüm dünyayı iltica ve sığınma kavramlarını yeniden sorgulamaya yöneltmektedir. Ulus-devlet temelli aşırı sağ perspektifin beraberinde getirdiği milliyetçi refleksler, mülteci ve sığınmacıların göç ettikleri bölgeye uyum sürecinde birçok açmaz ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda sosyal bütünleşme kavramının kapsam ve çerçevesini belirlemek konuyla alakalı tartışmaları tahlil edebilmek adına önemlidir.
Öncelikle, bütünleşmeyi en geniş şekilde ekonomik ve sosyal anlamda mültecilere yönelik kapsayıcı ve katılımcı bir düzenin inşasıyla ilişkilendiren Michaela Hynie, bunu ev sahibi topluluğun ve mültecilerin eş zamanlı ve birbirleriyle etkileşime girerek dönüştüğü çift yönlü bir süreç olarak ele almaktadır. Bir grubun öbürüne eklemlenmesini ima eden entegrasyon kelimesi yerine karşılıklı ve dinamik bir sürece işaret eden bütünleşme teriminin tercih edilmesi de Hynie’nin argümanı kapsamında anlaşılabilir. Bütünleşmenin yalnızca mültecilerin kendi beceri ve çabalarıyla değil, daha çok onlar ve sosyal çevreleri arasındaki etkileşimle ilgili olduğunu öne süren Hynie, bahsedilen sürecin odağında hükümet politikalarını şekillendiren ve onlar tarafından şekillendirilen, ayrıca mültecilerin çeşitli bağlamlarda katılım ve dahil olma fırsatlarını belirleyen kamuoyu görüşleri ve tutumları olduğunu belirtmiştir. (Hynie, 2018, s. 272).
Bütünleşme kavramını on temel alan üzerinden tanımlayan Ager ve Strang (2008) ise bu alanları istihdam, barınma, eğitim ve sağlık alanlarının genelindeki erişilebilirlik; vatandaşlık ve haklara ilişkin uygulamalar, topluluk içindeki ve gruplar arasındaki sosyal bağlantı süreçleri ve bu bağlantıların önünde özellikle dilsel-kültürel yetersizliklerden ve korku ile istikrarsızlıktan kaynaklanan engeller kapsamında inceler (Ager ve Strang, 2008, s. 184).
Sığınmacı ve mültecilerin uyum sürecinde en kritik rollerden birini üstlenen dil becerileri, günlük hayat pratiklerinden akademik performansa birçok faktörü kuvvetli ve direkt biçimde etkilediğinden önem taşımaktadır. TİSK’in 2020’de yayımladığı Göçmenlerin İş gücü Piyasasına Uyum Raporu’na göre geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin Türkçe hakimiyetlerine bakıldığında yüzde 47’sinin konuşma, yüzde 39’unun anlama/dinleme, yüzde 71’inin okuma, yüzde 75’inin ise yazma becerilerinden yoksun olduğu görülmektedir. Bu tablo ışığında neredeyse 5 sığınmacıdan 2’sinin Türkçe konuşulanları anlayamadığı düşünülürse hala daha kat edilmesi gereken uzun bir yol olduğu söylenebilir. Dile hakimiyetin ve dil becerilerindeki yetkinliğin toplumsal bütünleşmenin anahtarı olması ve göçmen için önemli bir güç kaynağı teşkil etmesi, bu konuda destekleyici uygulamaların artmasını gerekli kılmaktadır.
Bununla beraber, göçmenlerin istihdama ne biçimde ve oranda dahil olabildiği de ekonomik kaynaklara uyum sağlama açısından fikir vermektedir. Yine TİSK’in raporundaki verilerden yola çıkıldığında Türkiye’deki 15 yaş üstü Suriyelilerin yalnızca yüzde 31’inin çalıştığı, yüzde 17’sinin işsiz olduğu ve yüzde 52’sinin çalışmadığı görülmektedir. Suriyelilerin büyük çoğunluğunun istihdam dışında yer aldığına işaret eden bu veriler, bahsedilen nüfusun diğer demografik özellikleri göz önünde bulundurularak değerlendirildiğinde daha anlamlı olacaktır. Ayrıca çalışan sığınmacıların yaygın biçimde yer aldıkları sektörler sırayla tekstil, inşaat, imalat, tarım, girişimcilik ve diğer olarak tespit edilmiştir. Çoğunlukla kayıt dışı ve oldukça ağır şartlarda çalıştırılan göçmenlerin ucuz işgücünün en yoğun biçimde suiistimal edildiği sektörlerde yer almaları şaşırtıcı gözükmemektedir.
Toplumsal bütünleşmenin mülteci yeni gelenler ve toplumun diğer üyeleri arasındaki birebir iletişim ile örülebileceğini öne süren araştırmacılardan Atkinson, çalışmasında Avustralya’daki mültecilere yönelik bir mentörlük programından yola çıkarak tezini örneklendirmektedir. Hem mentörlerle hem de danışanlarla deneyimleri üzerine konuşan Atkinson, müşterek bir hedef etrafında bir araya gelmiş bir öğrenme topluluğunun ortaya çıkardığı kimlik oluşturma fikrinden bahseder (Hynie, 2018, s. 271). Bununla beraber, danışanlar mentörlerin beklentilerine uymayınca ortaya çıkan çatışma ve güçlükler, ayrıca gönüllülük üzerine yapılan araştırmaların farklı gruplar arasındaki yardım alışverişinin yardım sağlayanların toplumsal egemenliğinin bir teyidi olabileceğine yönelik bulguları meselenin bir diğer boyutunu oluşturmaktadır (Hynie, 2018, s. 272). Esasen, mülteci ve sığınmacılara yönelik destek programlarındaki tarafların madun-yardımsever ev sahibi ikiliğinden çıkarılması, ayrıca böylesi konumlandırmaların mağduriyet sarmalı ve örtük bir hiyerarşi üretebileceğinin görülmesi önemlidir.
Kaynakça
Ager, A. ve Strang, A. (2008). Understanding integration: A conceptual framework. Journal of Refugee Studies, 21(2), 166-191.
Hynie, M. (2018). Refugee integration: Research and policy. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology, 24(3), 265-276.
Bu analizi paylaş