Sağlık hizmetlerine erişimin temel insanî hak çerçevesinde değerlendirildiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) başta olmak üzere ‘sağlık hakkı’ birçok ulusal ve milletlerarası bildiride kendine yer bulmuştur. Bununla birlikte, küresel kapitalist sistemle birlikte karakterleri dönüşen refah rejimlerinde devletin sağlık hizmetleri sağlayıcısı olarak rolü önemli bir tartışma başlığı oluşturmaktadır. Sağlık politikalarının devletlerin sosyal politika ve refah anlayışlarına göre şekillenmesi öncelikle bu hususlara dair kavramların iyi anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Esping-Andersen (1990) sıkça atıf yapılan refah rejimi sınıflandırmasında ülkeleri liberal, muhafazakâr ve sosyal demokrat olmak üzere üç tip model altında inceler. Bu bağlamda sağlık başta olmak üzere tüm sosyal hakları evrensel hale getirerek refah anlamında en kapsayıcı sistemi ortaya koyanların sosyal demokrat ekole mensup Kuzey Avrupa ülkeleri olduğu söylenebilir. Bunun yanı sıra, Anglosakson liberal ülkeler (ABD, Kanada, Avustralya vs.) ise piyasa merkezli hareket ettiklerinden sağlık hizmetleri buralarda yaygın oranda özelleştirilmiş bulunmakta ve devlet eliyle refah dağıtımı oldukça sınırlı tutulmaktadır.
‘Ailecilik’ Türkiye’deki sosyal politika yaklaşımının güçlü bir bileşeni olmakla beraber, birçok araştırmacı bu doğrultuda ülkemizdeki refah rejimini Güney Avrupa modeli altında ele almıştır. Türkiye’deki sosyal güvenlik sisteminin bilhassa son yıllarda esaslı bir dönüşüm geçirdiğini öne süren Ayşe Buğra’ya (2020) göre bu süreç sağlık hizmetlerinde özelleşmeyi ve piyasalaşmayı da beraberinde getirmiştir.
Piyasalaşma eğiliminin yanı sıra Türkiye’de sağlık hizmetlerini sağlayan kurumlarla sistemin hacmi genişlemiştir. 2009-2019 yılları arası yataksız sağlık kurumu ve hastane sayısındaki değişime bakıldığında 2016’dan bu yana her iki kategoride de düzenli bir artış göze çarpmaktadır. Yataklı ve yataksız olmak üzere iki gruba ayrılan sağlık kurumları; dispanser, sağlıkevi, teşhis, tarama ve eğitim merkezi gibi müesseseleri de içerdiğinden sayısal anlamda oldukça fazla gözükmektedir. Buna göre, 2009’da 13 bin 816 olan yataksız sağlık kurumu sayısı 2019 yılında 33 bin 57’ye; bin 389 olan hastane sayısı ise bin 538’e yükselmiştir.
Bin kişi başına düşen toplam hekim ve yatak sayılarına bakıldığında aşağı yukarı benzer eğilimli grafikler karşımıza çıkmaktadır. Her iki değişkende de istisnai dalgalanmalar hariç bir artış söz konusudur. Buna göre, 2009’da bin kişi başına düşen toplam hekim sayısı 1,6 iken 2019’da bu rakam 1,9’a yükselmiş; yatak sayısı ise 2,62’den 2,85’e çıkmıştır. Veriler arasında sayısal manada ciddi bir fark bulunmasa da kapasitenin belirli bir ölçekte genişlediğinden bahsedilebilir. Bununla birlikte OECD ülkeleri arasında bin kişi başına düşen hekim sayısı en düşük olan ülkenin Türkiye olması dikkat çekmektedir. Bu nedenle altyapının iyileştirilmesi kadar hizmetlere ulaşılabilirliğin yaygınlaşması da toplum sağlığı için hayati bir faktördür.
COVID-19 salgını ikinci yılını doldurmaya yaklaşırken kamuda çalışan hekimlerin toplu biçimde istifa etmeleri medyada kendine yer bulmaktadır. Sağlık çalışanlarına artarak devam eden şiddetin yanı sıra, iki senedir devam eden salgın koşulları nedeniyle yaşanan yoğun çalışma temposu ve bu çalışma yoğunluğunun hekimlere ek ücret vs. gibi bir dönüşünün olmaması meslek tatminini azaltan bir durumdur.
Sağlık sisteminde özelleşmenin boyutlarını görmek üzere yandaki şekillerde kamu, özel ve üniversite hastanelerinin sayılarının sektördeki toplam hastane sayısı içindeki oranlarını gösteren şekil incelenebilir. Bu grafiğe göre özel hastanelerin sektördeki payı 2002’de yüzde 24 seviyelerindeyken 2019 yılında bu pay yüzde 37’lere çıkmıştır. Yani toplam hastaneler içinde özel hastanelerin oranı yükselmiştir. Kutlu’nun (2021) çalışmasında belirttiği üzere 2000-2018 yılları arasında toplam hastane sayısındaki artış oranı yüzde 29 olarak, özel hastaneler için ise bu oran yüzde 121 olarak tespit edilmiştir. Benzer bir artış eğilimini özel hastanelerdeki yatak kapasiteleri üzerinden de gösteren Kutlu, sağlık sektörünün arz ve talep bağlamında giderek özelleştiğinin altını çizmiştir.
Bir yatağın yılda kaç hasta tarafından kullanıldığını gösteren yatak devir hızındaki artış, hastaların taleplerini hangi hastanelerde karşılama eğiliminde olduğunu göstermektedir. Buna göre hasta talepleri 2002’den 2018’e özel sektöre kaymıştır.
Son olarak, sağlık bakanlığı hastanelerine müracaatların tüm sektörlerdeki hastanelere müracaatlar içindeki oranına bakıldığında 2018 yılında her beş müracaattan birinin özel hastanelerde yapıldığı görülmektedir (Kutlu, 2021). Bu özelleşme cereyanının düşük gelir gruplarının nitelikli sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştırdığı açıktır. Bu durumda kamudan düşük maliyetli ve nitelikli hizmet arzı, talebi karşılayamayacaktır, hizmet almak için bekleme süresi uzayacaktır. Buna göre, maddi imkânları olanlar özel sektörden ücreti mukabilinde hizmetlerini alabilecekken, bu külfetin altında kalanlar kamuda uzun süreler beklemek zorunda kalacaklardır.
Kutlu, sağlık sisteminde özelleşme trendinin sonuçlarını incelediği çalışmasının sonunda kamusal yatırımların artırılması, uzman hekimlerin kamudaki konumunun güçlendirilmesi, kamudaki yoğunluk nedeniyle özel sektöre yönelen hastalara kamusal maddi desteğin sağlanması gibi öneriler de sıralamıştır.
Kaynakça
Buğra, A. (2020). Politics of social policy in a late industrializing country: The case of Turkey. Development and Change, 51(2), 442-462.
Esping-Andersen, G. (1990). The three worlds of welfare capitalism. Princeton: Princeton University Press.
Kutlu İ. (2021). Türkiye’de sağlıkta özelleşmenin sonuçları: Sağlık hizmetlerinin değişen arz ve talep yapısı (Politika Notu: 2021/18). İstanbul: İLKE İlim Kültür Eğitim Vakfı. doi: 10.26414/pn018.
Bu analizi paylaş