Sivil toplum kuruluşları (STK) devletin ve özel sektörün erişemediği alanlarda faaliyet gösteren oluşumlardır. Eğitim, araştırma, insani yardım gibi pek çok alanı bu kapsam içinde düşünmek mümkündür. Kavramsal anlamda devlet ile toplum arasındaki ilişkiye atıfta bulunan sivil toplumun en önemli niteliği siyasal otoritenin dengelenmesini sağlamaktır. Başka bir deyişle, güncel siyasi bağlamda sivil toplum hükümeti denetleme ve kamusal uygulamalar hakkında bir farkındalık oluşturma misyonu üstlenir.
Türkiye’de sivil toplumun kapsamı, kökenleri ve derinliği günümüze değin birçok farklı veçheden tartışılagelmiştir. Bu bağlamda Türkiye’nin sosyo-tarihsel yapısının sivil toplumun yayılmasına imkân veya engel oluşturduğuna dair farklı görüşler mevcuttur. Özellikle Batılı örneklerle kıyaslandığında Türkiye’de sivil toplumun yeterince gelişmediği söyleminin hâkim olduğu görülebilir. Ancak böyle bir kanıya varılmasında sivil topluma biçimsel yaklaşmanın etkili olduğu unutulmamalıdır.
2000’lerin başındaki demokratikleşme eğilimleri sivil toplum alanında gelişim süreci başlatarak önceki yılların aksine bir yönelim ortaya çıkarmıştır. Akabinde bu süreç 2010’lu yılların çalkantılı ve gerilimli politik iklimiyle farklı bir karaktere bürünmüştür. Türkiye’de sivil toplumu sayısal göstergeler üzerinden tahlil etmek yukarıda vurgulananları yorumlayabilmek adına anlamlı olacaktır. Yıllara göre faal dernek sayılarına bakıldığında 2010’dan 2022’ye bir sene hariç devamlı artış söz konusudur. Azalma gözlemlenen bir yılın ise salgın senesi olması kayda değerdir.
Sayısı en çok olan ilk üç dernek türünün sırasıyla mesleki ve dayanışma, spor ve dini hizmetler olduğu görülür. En az sayıya sahip dernekler ise çocuk dernekleridir. Derneklerin toplam üye sayısında 2017 yılında radikal bir azalma gözlemlenmiş, 2017’den 2019’a takriben yüzde 35’lik bir düşüş tespit edilmiştir.
Yeni vakıfların amaçlara göre giderleri incelendiğinde en yüksek meblağın hayır işleri ve gönüllü faaliyetlere, en düşük meblağın ise eğitim ve araştırmaya ayrıldığı dikkat çeker. Bu tablo sivil toplum alanındaki niceliksel büyümenin niteliksel gelişmeyi sağlayıp sağlamadığını düşündürür niteliktedir. Zira eğitim ve araştırmaya dar bir fonun ayrılması STK’ların örgütsel becerilerini ve kurum kültürlerini geliştirmede olumsuz bir durum olarak algılanabilir.
Son on yıllık süreçte sivil toplumu makro düzeyde etkileyen son gelişme COVID-19 salgınıdır. Gönüllüler ile kurumlar arasındaki ilişkinin bu süreçte zayıfladığı görülmüştür. STK’ların işlerini uzaktan yapmakta zorlanmaları da faaliyetlerini durma noktasına getirmiştir. Salgın süreci ile devletin sivil topluma yönelik tutumu belirgin hale gelmiştir. Sivil toplumun salgının oluşturduğu sorunları çözmek için paydaş olarak görülmesi yerine, kriz zamanlarında en erken vazgeçilen alan olması, devletin sivil topluma bakış açısını gösteren en önemli etmenlerden biridir. STK’lara ait düzenleyici bir çerçeve bulunmaması, STK tanımının net olmaması, STK alt türlerinin bağlı olduğu farklı mevzuatlar da bu kapsamda yorumlanabilir.
Sivil toplumun son on yılı incelendiğinde anayasa değişikliği, toplumsal gerilimler, 15 Temmuz darbe girişimi ve küresel salgın gibi kritik hadise ve süreçlerin dikkat çektiği ve bunun verilere yansıdığı görülür. Türkiye’de düşünce kuruluşu ve akademik araştırma merkezlerinin yaygın olmayışını da bu veriler ışığında yorumlamak mümkündür. Türkiye gibi insan kaynağının alternatif ve yardımcı seçeneklerle desteklenmeye ihtiyaç duyduğu bir ülkede, sivil akademik imkanların çoğalması hayli önemlidir. Ayrıca, düşünce kuruluşları ile politika-yapıcıların iş birliği içinde olması katılımcı siyasi kültürün olgunlaşmasında oldukça belirleyicidir. Dolayısıyla, eğitim ve araştırma alanında çalışmalar yapan STK’ların sayısının artması toplumsal alanın beslenmesini sağlayacaktır.
Not: Bu analiz yazısı İLKE Vakfı’nın Sivil Toplumun On Yılı (2010-2020) raporundan hareketle kaleme alınmıştır.
Bu analizi paylaş