Kilogram cinsinden ağırlığın metre cinsinden boyun karesine bölünmesiyle elde edilen vücut kitle endeksi (Apovian, 2016, s. 176), obeziteyi tanımlayan ve yetişkin bir bireyin ağırlığının boyu hesaba katıldığında normal olup olmadığına dair bilgi veren bir değerdir. Buna göre vücut kitle endeksi 25 ila 29,99 arasında değer alan yetişkinler fazla kilolu, değeri 30’dan büyük olanlar ise obez olarak kabul edilmektedir.
Genetik yatkınlıkla beraber, yeme-içme alışkanlıklarından sosyo-ekonomik statüye kadar obeziteyi tetikleyen bir dizi çevresel bileşen bulunmaktadır. Çeşitli çalışmalarda obezite oranlarının yüksek gelirli ülkelerde, orta ve düşük gelirli ülkelere göre daha yüksek olduğu belirtilmiş, Çin ve Hindistan’daki ekonomik büyümeyle bahsedilen oranların birkaç kat daha arttığı tespit edilmiştir (Levine, 2011, s. 2667).
Diğer yandan Levine (2011) uluslararası eğilimin aksine ABD’de obeziteye en yatkın olan kişilerin yoksulluğun en yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlar olduğunu gözlemlemiştir. Bu doğrultuda yoksulluk ve obezite arasında şöyle bir ilişkiden bahsedilebilir; rafine tahıl ürünleri gibi enerji-yoğun gıdalar, karbonhidrat ve şeker ağırlıklı besin değeri düşük yiyecekler yağsız et, balık, taze meyve ve sebze gibi besleyici gıdalara kıyasla daha ekonomiktir. Dolayısıyla, maddi kaygılardan ötürü ilk kategorideki besinlere yönelen düşük gelirli ailelerin sağlıklı ve dengeli bir beslenme biçimi benimsemesi olanaksız hale gelmektedir (Phipps, Burton ve Osberg, 2006, s. 8).
Bununla beraber, araştırmalar kaynakları sınırlı ve düşük gelire sahip ebeveynlerin kaynakları geniş olanlara kıyasla daha stresli ve kaygılı olma ihtimaline dikkat çekmiştir. Bu doğrultuda, yüksek stresin vücutta iştahı arttırdığı gözlemlenen glukokortikoidleri serbest bıraktığını, böylesi bir fizyolojik etkinin aşırı yemeye yol açtığını söylemek mümkündür (Phipps, Burton ve Osberg, 2006, s. 8).
Türkiye’de obez birey sayısının yıllar içindeki değişimi incelendiğinde 2008-2019 arasında oranların hem kadın hem erkekler için artış gösterdiği göze çarpmaktadır. Buna göre, 2008’de yüzde 18,5 olan kadın obez birey oranı 2019’da yüzde 24,8’e, yüzde 12,3’lük erkek obez birey oranı yüzde 17,3’e, toplam obez birey oranı ise yüzde 15,2’den yüzde 21,1’e çıkmıştır. Ülkemizde obezite oranlarının düşük gelir grupları arasında daha yüksek olduğuna işaret eden (Çukur ve Erdem, 2017, s. 127) çalışmalar bulunurken, aksine Türkiye özelinde gelir seviyesi artışına paralel toplam enerji ve yağ alımının da artacağını ileri süren araştırmalar da mevcuttur. (İpek, 2019, s. 57). Bununla beraber, bölgelere göre toplam nüfus içindeki obez bireylerin oranları incelendiğinde en yüksek oranın yüzde 37,5 ile Batı Karadeniz’e, en düşük oranın ise yüzde 24,2 ile Güneydoğu Anadolu’ya ait olduğu görülmektedir.
Türkiye’deki tabloya genel hatlarıyla baktığımızda kadın obez bireylerin erkek obez bireylerden her sene için daha fazla olması sosyoekonomik durumla birlikte cinsiyet eşitsizliklerinin de obezitede veya aşırı kilolu olma halinde belirleyici bir faktör olup olmadığını düşündürmektedir. Cinsiyete dayalı bu uçurumun bilhassa Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinde daha fazla öne çıktığını belirten araştırmacılar (Kanter ve Caballero, 2012, s. 491), son zamanlarda birçok gelişmekte olan ülkede fiziksel aktivite biçimlerinin önemli ölçüde değiştiğini ve bu durumun bilhassa kadınları etkilediğini öne sürmüşlerdir. Enerji yoğun gıdaların ve rafine karbonhidratların artan tüketimiyle ortaya çıkan beslenme geçişi sürecinde genellikle erkeklerden daha hareketsiz olan kadınlar aşırı kilo alımına karşı daha savunmasız kalmışlardır (Kanter ve Caballero, 2012, s. 495).
Obezite üzerinden çıkarılan bu tablonun Türkiye’de değişen alışkanlıklardan toplumsal örüntülere, gıda güvensizliğinden eşitsizliklere uzanan geniş bir çerçeveye oturduğu söylenebilir. Özellikle yeme-içme alışkanlıklarının sınıfsal boyutu düşünüldüğünde refah-sıhhat ilişkisi daha ilgi çekici hale gelmektedir. Bourdieu’nun kavramlarından yola çıkmak gerekirse damak zevki, gıda tüketimi ve yeme-içme kültürü dâhil bir dizi beğeni ve alışkanlık üzerinden yapılan ayrışmanın sınıf kimliğini ve kültürünü inşa ettiği bir dönemde, beslenmeye dayalı rahatsızlıkların kökenlerinin kompleks ve tabakalaşmış toplum yapısında aranması daha anlamlı olacaktır.
Kaynakça
Apovian, C. M. (2016). Obesity: definition, comorbidities, causes, and burden. Am J Manag Care, 22(7), 176-185.
Çukur, A. ve Erdem, İ. A. (2017). Obezite vergilerinin obezite ile mücadelede yeri: Türkiye için bir değerlendirme. Sayıştay Dergisi, (106), 121-146.
İpek, E. (2019). Türkiye’de obezitenin sosyoekonomik belirleyicileri. Uluslararası İktisadi ve İdari İncelemeler Dergisi, (25), 57-70.
Kanter, R. ve Caballero, B. (2012). Global gender disparities in obesity: a review. Advances in Nutrition, 3(4), 491-498.
Levine, J. A. (2011). Poverty and obesity in the US, Diabetes, 60(11), 2667-2668.
Phipps, S. A., Burton, P. S., Osberg, L. S. ve Lethbridge, L. N. (2006). Poverty and the extent of child obesity in Canada, Norway and the United States. Obesity Reviews, 7(1), 5-12.
T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü. (2019). Türkiye beslenme ve sağlık araştırması (TBSA). Tiraj Basım ve Yayın Sanayii.
Bu analizi paylaş