Bir yenilik, var olanın ileri bir safhaya taşınması ve teknik bir eksikliğin giderilmesi gibi birçok şey, buluş kapsamına girmektedir. Teknik ve sosyal ilerlemenin göstergeleri arasındadır. Özellikle günümüzde şirketlerin yükselerek ekonomik hayatta varlığını sürdürmesi, yaptığı yeniliklere bağlıdır. Yapılan yeniliklerde taklitçiliği önlemek adına koruma belgeleri verilmektedir. Bu noktada, buluşun; kullanımı, üretimi ve satılması hususunda haklar tanıyan patent başvuruları ve teşebbüsleri birbirlerinden ayıran marka tescilleri oldukça önem arz etmektedir. Bunlar, fikri ve sınai mülkiyet hakları (FSMH) kapsamına girmektedir. Patent ve markanın tescili ülke içinde yasal bir koruma sağlarken, ihracatçı firmalar için uluslararası düzlemde de ayrıca önemlidir.
Türkiye’de 2010 yılında 4 bin 21 patent başvurusu yapılmıştır. 2012 yılına kadar bu rakam artmış 2013 yılında ise bir önceki yıla göre yüzde 3,2 oranında azalarak 5 bin 793 olmuştur. 2016 yılına kadar istikrarlı bir artış göstererek 8 bin 381 patent başvurusu yapılmıştır. 2017 yılında ise bir önceki yıla göre yüzde 33’lük en yüksek artış oranıyla 11 bin 156 ile zirveyi görmüştür. 2018 yılında bir düşüş yaşanmış ve patent başvuru sayısı 9 bin 360’a gerilemiştir. 2019 yılına geldiğimizde ise bir önceki yıla göre yüzde 7 artarak 10 bin 43 patent başvurusu yapılmıştır.
Türkiye’de ticari marka başvurularını incelediğimiz zaman, dalgalı bir seyir izlendiği görülmektedir. 2011 yılında 197 bin 13 ticari marka başvurusu yapılmıştır. Bu rakam, 2012 yılında bir önceki yıla göre yüzde 28,2 oranında bir artış göstererek 252 bin 652 olmuştur. 2014 yılında 282 bin 484’e yükselmiştir. 2015 yılında bir önceki yıla göre yüzde 2,9 azalarak 274 bin 415 ticari marka başvurusu yapılmıştır. 2018 yılına kadar dalgalanmalar devam etmiştir. 2019 yılında ise bir önceki yıla göre yüzde 18,8 oranında artarak 339 bin 345 ticari marka başvurusu yapılmış ve son dokuz yılın zirvesine ulaşılmıştır.
Yüksek teknolojiye sahip olmak ve bunların ihracatını gerçekleştirmek, ülkelerin ekonomik kalkınması adına her geçen yıl önemini artırmaktadır. Yüksek teknoloji ihracatının, toplam ihracat değeri içindeki payına baktığımızda, 2010 yılında yüzde 2,2 oranına sahip olduğumuz görülmektedir. 2011 yılında bu oran yüzde 2,12’ye düşmüştür. 2015’e kadar nispi artışlarla yüzde 2,58’e yükselmiştir. 2019 yılına geldiğimizde ise toplam ihracat değeri içinde yüzde 3,04 oranında yüksek teknoloji ihracatı gerçekleşmiştir. Düşük seviyeler ve dalgalanmalar, yüksek teknoloji ihracatında ülkemizin gelişme kaydetmesi gerektiğine işaret etmektedir. Zira toplam ihracat değeri içinde, yüksek teknoloji ihracatının düşük olması, yüksek teknoloji temelli gelecekte, ülke ekonomileri adına vaz geçilmez olacaktır. Ancak burada dikkate alınması gereken bir unsur söz konusudur. Yüksek teknoloji ihracatını artırmak için öncelikle yüksek teknoloji üretebilme hususuna ayrıca önem verilmesi ve bu noktadaki eksikliklerin giderilmesi gerekmektedir.
Patent başvuruları Ar-Ge alanında yapılan çalışmaların da göstergesi niteliğindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Ar-Ge yatırımlarındaki eksiklikleri patent başvurularına da yansımaktadır. Yenilikler gerçekleştirmek ve bunları muhafaza altına almak için teşviklerin artırılması gerekmektedir. Bilgi alanında faaliyetlerin yoğunlaştığı, uluslararası ticaretin giderek yaygınlaştığı düzlemde, fikrî ve sınai mülkiyet haklarının korunması önemlidir. Patent ve marka tescillerine ehemmiyet vermemek ciddi bir güvenlik açığı oluşturabilmektedir. Bunun sonucunda karşılaşılan güçlükler ve yaşanan kayıplar, yenilik üretme motivasyonunu düşürme riski barındırmaktadır. Patent ile buluşun özellikleri kamuya açmak, bunun üzerinde çalışılarak teknik ilerleme kaydetme fırsatı da sunması açısından önemli ve teknolojik ilerleme için gereklidir. Özellikle patent süresi bitince ürünün kamu malı haline gelmesi insani bir gelişmeye de katkı sağlayacaktır. Bu noktada Türkiye’nin gelişme kaydetmesi gerekmektedir.
Bu analizi paylaş