Ülkemizde ortaklıkların oluşumu öteden beri aile ilişkilerine yakından temas eder. Ancak bu oluşumlar hem sosyal ağların gelişmesi hem sermaye piyasalarının genişlemesi ile değişime uğramıştır. Yurt dışındaki işçilerin öncülüğünde 1960’larda başlayan sınai mamul üretimine yönelik çok ortaklı İşçi Halk Şirketleri, 1970’lerde yaygınlaşmış ve bu hareketlenme ülkenin sanayileşmesi ve kalkınması adına katkı sağlamıştır (Balcı, 1985, s. 2). Türkiye’de sermayenin kurumsallaşma ve mayalanma dönemi 1950–1980 arasındaki süreçtir. Bu aralıkta girişimcilik faaliyetleri oluşmuş, anonim ortaklıklar ve holdingler kurulmuştur (Sunar, 2011, s. 72). Günümüzde mevcut ortaklık yapılarını incelemek ise kapitalist gelişimin sacayaklarından biri olan şirketler ve ortaklıklarda konumumuzu görmek, ekonomik politikalarına yön vermek ve refah sağlamak adına oldukça önemlidir.
Geçtiğimiz on yıllık dönemde en az şirket 2012 yılında kurulmuş ve bu sayı günümüze kadar önemli oranda artmıştır. 2020 yılında kurulan şirket sayısı bir önceki yıla göre yüzde 20,56 oranında artarak 102 bin 794’e yükselmiştir. Öte yandan kapanan şirket sayısı da bir önceki yıla göre yüzde 9,25 artarak 15 bin 349 olmuştur. Kurulan ve kapanan şirketler arasındaki fark en fazla 2021 yılında açılmıştır. Bu durumu istihdam adına olumlu bir gösterge olarak okumak anlamlıdır.
Kurulan şirketlerdeki ortak sayıları incelendiğinde ülkemizde çok ortaklı şirket gelişimine dair halen bir direnç olduğunu düşünmek mümkündür. 2010 yılında 5 ortaklı şirket sayısı 3 bin 902 iken 2020 yılında 45’tir. Ek olarak 6 ve üzeri ortak sayısına sahip şirket sayısı da oldukça azdır. Bunlara karşın tek kişinin kurduğu şirket sayısı 2020 yılında 2012 yılına göre üç kattan fazla artarak 5.971 olmuştur. İki ortaklı şirket sayısı ise yüzde 79’luk bir artış ile 1.781’e yükselmiştir. 2021 yılında da ciddi bir değişiklik yoktur. Fakat küresel rekabet koşulları içerisinde küçük sermaye sahiplerinin pay edinmesinin oldukça güç hale geldiği düşünüldüğünde aslında çok ortaklı yapılar geliştirme gerekliliği kendini derinden hissettirir.
En fazla şirketin kurulduğu faaliyet alanları incelendiğinde, 2020 yılının Aralık ayında 958 şirketin kurulduğu ikamet amaçlı olan ve olmayan binaların inşaatı ilk sırada yer almıştır. Bilgisayar programlama faaliyetleri bunu takip etmiştir ve bu alanda 911 şirket kurulmuştur. Bilişim teknolojisinin yükselişi ve yazılım üretmenin giderek önem kazanmasıyla bu sayının giderek artış göstereceğini öngörmek mümkündür. İşletme ve diğer idari danışmanlık faaliyetleri 3. sırada yer alırken, oteller ve benzer konaklama yerleri faaliyet alanı 10. sıraya yerleşmiştir.
Dış ticaret açısından ihracat yapan firma sayıları önemlidir. 2010 yılında 54 bin 472 firma ihracat yapmıştır. Fakat bu sayıları kendiliğinde ele almaktan ziyade toplam firmalar içerisindeki payına bakmak bize anlamlı çıkarımlar yapma imkânı sunacaktır. 2010 yılında ihracat yapan firmaların toplam firmalar içindeki oranı yüzde 9,4 iken 2019 yılı itibarıyla bu oran yüzde 12,41’dir. Yıllar içerisinde bir ilerleme kaydedilmiş olsa da ihracatçı firmalar toplam firmalar içerisinde oldukça az bir paya sahiptir ve bu oranın artırılması ekonomi için adeta can suyu niteliğindedir.
Kadınların ekonomik hayata aktif katılımının sürdürülebilir bir kalkınma için gerekli olduğu birçok kez dillendirilmiştir. Ancak mülkiyette kadın katılımı olan firma oranlarına baktığımız zaman özellikle girişimcilik söz konusu olduğunda söylemlerin eyleme dönüşmediği yahut dönüştürülemediği açıkça görülebilir. Mülkiyette kadın katılımı olan firma oranları 2004 yılında yüzde 9’dur. 2008 yılında yüzde 40,7 ile en yüksek orana ulaşmış olsa da 2019 yılında yüzde 11,3’e düşmüştür. Bu tablo bize topyekûn kalkınma için kadın girişimcilerin cesaretlendirilmesinin yanı sıra dezavantajlı konumları göz önünde bulundurularak ekonomik ve sosyal açıdan desteklenmeleri gerekliliğini vurgular.
Nihai olarak iflas sayıları ve şirketlerin ortalama ömrü analiz kapsamına dahil edilmiştir. 2008 yılından 2013 yılına kadar iflas sayıları sürekli artarak 17 bin 400 şirketin iflas etmesiyle 2013 yılında en üst seviyeye ulaşmış, sonrasında dalgalı bir seyir izlemiştir. 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 5’lik bir artış gerçekleşerek 15 bin 400 şirket iflas etmiştir.
Şirketlerin ortalama ömrüne baktığımız zaman ise 2007 yılında 16,7 yıl iken 2018 yılına gelindiğinde 2011 yılına göre yüzde 14 oranında bir artış meydana gelerek şirketlerin ortalama ömrü 18,2 yıla çıkmıştır. Birçok alanda olduğu gibi şirketlerin ortalama ömründeki artış emaresi şüphesiz göz ardı edilmeyecek bir gelişmedir. Ancak geniş perspektifte değerlendirildiği zaman 18,2 yıl şirketlerin gelişerek kökleşmediğini ve nesillere aktarılamadığını da gösteren bir süredir.
İşletme gruplarının yükseliş dönemi olarak ele aldığımız 1980- 2000 arası dönemin sorunlarını (Çolpan ve Hikino, 2008); şiddetli rekabet, piyasanın aksaklıklar yaşamasıyla bunlara devlet tarafından müdahaleler uygulanması ve kamu iktisadi teşekküllerinin varlığının özel girişim faaliyetlerini kısıtlaması olarak özetleyebiliriz. Sunar (2011) yürütücülüğünde yapılan araştırma bulgularına göre ise uzun ömürlü ortaklıklar geliştirilememesinin en önemli sebepleri kurumsal bir mahiyet kazanan finans ve sermaye piyasaları eksikliği ve ortaklıkların güvene dayalı ilişkilerle sürdürülmesi, iktisadi yapılara uymayan hukuk düzenlemeleri gibi temel yapısal etkenler söz konusudur.
Kaynakça
Balcı, Y. (1985). İşçi halk şirketleri. (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
Çolpan, A. M. ve Hikino, T. (2008). Türkiye’nin büyük şirketler kesiminde işletme gruplarının iktisadi rolü ve çeşitlendirme stratejileri. Yönetim Araştırmaları Dergisi, 8(1-2), 23-58.
Sunar, L. (2011). Türkiye’de iş ortaklıkları: Durum, çözüm, öneriler. İGİAD ve İTO Yay.
Bu analizi paylaş