Tüm dünya genelinde eğitim, istihdam, siyaset ve sosyal hayat dâhil olmak üzere birçok alanda kadın ve erkekler arasındaki konum farklılıklarının sebep ve sonuçlarını analiz etme amacıyla çeşitli toplumsal cinsiyet eşitliği göstergeleri kullanılmaktadır. Bu göstergelere ait veriler söz konusu ülkenin her iki cinsiyete de eşit düzeyde hak ve imkân sunabilme potansiyeli hakkında önemli bilgiler içerir. Konu hakkında hazırlanmış güncel indeks ve raporlar incelendiğinde toplumsal cinsiyet araştırmalarına yönelimin küresel çapta artışa geçtiği göze çarpmaktadır. Ülkemizde de hâlâ cinsiyet temelli ayrımcılıktan ötürü en temel haklara erişimini sağlayamayan, hatta hakları baskıcı bir biçimde ihlal edilen birçok kadın bulunduğu düşünülürse bu gündem Türkiye için de oldukça hayati bir yerde durmaktadır.
Cinsiyet eşitsizliklerini besleyen kanallar yalnızca medya ve hâkim siyasi söylem gibi büyük ölçekli unsurlar olmak zorunda değildir. Bilakis; bireylerin gündelik hayatlarına gömülü gelenekselleşmiş davranış kalıpları, yaygın kanaatler, ayrımcı dil kullanımı gibi tüm ‘mikro’ sayılabilecek bileşenler eşitsizliklerin yeniden üretiminde yadsınamaz bir rol oynarlar. Bu hususta Türkiye’de cinsiyet ayrımcılığının kapsam ve kökenlerini anlayabilmede en başta bahsettiğimiz göstergelerle alakalı bulguları incelemek aydınlatıcı olacaktır. Öncelikle, 25 yaş ve üstü en az üniversite mezunu kadınların oranının 2010’dan 2019’a düzenli şekilde artarak yüzde 9,1’den yüzde 18,5’e çıktığı gözlemlenmiştir. Yükseköğretime katılımdaki bu artış oldukça pozitif ve ümit verici gözükmekle beraber; kadınlar hâlâ yüzde 18,5’lik oran ile erkeklerin (yüzde 23,1) gerisinde kalmaktadır. 2010 yılında 25 yaş üstü ve okur-yazar olmayan bireylerin oranı kadınlar için yüzde 14,6 gibi epey yüksek bir sayı iken, erkekler için yüzde 3,3’tür. Okur-yazarlık gibi çok temel ve eksikliği kişiye büyük yoksunluk yaşatacak bir beceriyi edinmede erkekler ve kadınlar arasındaki bu kritik fark 10 sene içerisinde okuma-yazma bilmeyen kadınların sayısının ciddi düşüşe geçmesiyle bir hayli kapanmış gözükmektedir. Fakat yine de güncel olarak 2019 yılının verilerine bakılırsa okur-yazar olmayan kadın sayısının okur-yazar olmayan erkek sayısının neredeyse altı katı olduğu göze çarpmaktadır.
Kadın istihdam oranının 2014 yılında yüzde 26,7 iken 2018’e değin devamlı artarak yüzde 29,4’e çıktığı; ancak 2018-2020 arası tam tersi devamlı azalış trendiyle yüzde 26,3’e gerilediği görülmektedir. Bu haliyle Türkiye’de kadın istihdam oranı hem yüzde 47’lik (World Bank, 2019) dünya ortalamasının hem de Avrupa ülkelerinin tamamının oldukça gerisinde kalmaktadır. Kadın istihdamını arttırmayı teşvik edici politikaların etkin hale getirilmesi bu hususta bilhassa önemlidir.
Kadınların çalışma hayatına ara vermelerindeki ana faktörün çocuk sahibi olmak olduğu göz önünde bulundurulursa çocuk bakım yükünün ebeveynlere adil biçimde paylaştırılması kadın istihdamını destekleyici adımlardan biri olacaktır. 2019 yılında hanehalkında 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubu erkeklerin istihdam oranı yüzde 87,3 iken, kadınlar için bu oran yüzde 26,7’dir. İki oran arasındaki bu aşırıya kaçan fark çocuk bakım ve ev işi yükünün kadın ve erkek arasındaki dengesiz dağılımının istihdama yansıyan en belirgin tezahürlerinden biridir.
Siyasi kadrolardaki temsil oranı (yüzde 17,3) ve üst düzey iş pozisyonlarındaki kadın oranı (yüzde 18,2) gibi istatistiklerde son yıllarda bir yükseliş söz konusu olsa da kadınların iş yönetimi ve siyasette hala azınlığı oluşturduğu görülmektedir.
Aynı işi yapsalar dahi kadınların erkeklerden daha az ücret alması anlamına gelen cinsiyete dayalı ücret farkı, ILO ve TÜİK’in iş birliğiyle hazırladığı çalışmada 2018 yılında Türkiye için yüzde 15,6 düzeyinde hesaplanarak yüzde 13’lük OECD ortalamasının 2,6 puan üzerinde çıkmıştır. Bu fark oldukça adaletsiz ve problemli bir noktaya işaret etmekle beraber, kadın emeğini değersizleştiren bir süreç ortaya çıkarmaktadır.
Türkiye’de en sansasyonel ve trajik toplumsal sorunlardan biri şüphesiz ki kadına karşı fiziksel/cinsel şiddettir. Bilhassa resmî kurumların aile içi şiddete dair verilerin tutulmasında şeffaflıktan uzak bir tutum sergilemesi, tehlikenin boyutunu anlamamızı güçleştirmektedir. Bu anlamda önemli bir misyon yüklenen sivil organizasyon ve dayanışma ağlarının paylaştıkları kadın cinayetleri istatistikleri tablonun vahametine ve sorunun ivedilikle ele alınması gerektiğine dikkat çekmektedir.
Verilere göre 2012’de 145 kadın cinayeti işlenmişken 2020’de bu sayı neredeyse 3 katına çıkarak 408 olarak kaydedilmiştir. Neredeyse sistematik hale gelmiş kadın cinayetlerinde devletin en etkili aktör olarak tüm mekanizmalarıyla mücadeleye girişmesi zaruridir. Kolluk kuvvetlerinin eğitiminden adli süreçlerin takibine ve kamuoyu farkındalığını arttırmaya kadar birçok noktada devlet önleyici ve koruyucu bir pozisyon teşkil etmelidir.
Bu analizi paylaş